4 Nisan 1953 Çanakkale Boğazında batan Dumlupınar Denizaltımız ve Deniz Şehitlerini anma günü
- GİRİŞ05.04.2025 08:47
- GÜNCELLEME05.04.2025 08:47
23 Nisan 1944 yılında “Blower” adıyla Amerika Birleşik Devletlerinde denize indirilen, dolu iken su altında 14 mil yapabilen 95 metre uzunluğundaki dizel-elektrikli modern denizaltının, 9 sene 19 gün sonra Çanakkale Boğazında Nara Burnu açıklarında bir çarpışma sonrası boğazın serin sularına gömüleceği ve 81 denizcimize mezar olacağı kimsenin aklına gelmezdi.
3 Nisan 1953 Cuma’yı 4 Nisan Cumartesi’ne bağlayan gece saat 02.15’te Norveç bandıralı kaptan Oscard Lorenzon’ın idâresindeki “Naboland” adlı şileple çarpışarak batan “Dumlupınar” denizaltımızdan bahsediyorum.
Hani şu meşhur 4 Temmuz 1948’de imzaladığımız “Marshall Yardımı” adı altında 16 Kasım 1950’de ABD’de yapılan törenle yola çıktıktan sonra 9 Aralık 1950’de, 15 Ağustos 1949’da kurulan Deniz Kuvvetleri Komutanlığımıza katılarak, “Dumlupınar” ismini verdiğimiz gemiden. Sonradan ismini “Birinci İnönü” yaptığımız “Bumber” adlı denizaltı İle birlikte Türkiye’ye verilmişti.
1953 yılının Mart ayında NATO Akdeniz’de büyük çapta bir tatbikat yapmış, Dumlupınar bu tatbikata “Birinci İnönü” Denizaltısı ile birlikte katılmıştı. Verilen görevleri başarıyla icra eden Dumlupınar ve Birinci İnönü Denizaltısı Gölcük’teki üslerine geri dönmüşlerdi ki bu kez de Amerikalılar NATO’nun dışında Ege’nin kuzeyinde “Blue Sea” (Mavi deniz) adını verdikleri, ABD su üstü gemilerinin denizaltılara karşı savunma taktiklerini denemek için ikinci bir tatbikat yapacaklarını dolayısıyla Dumlupınar ve Birinci İnönü denizaltılarını istediklerini söylüyorlardı.
İki gündür buluştukları ailelerine doyamadan bütün personel yeniden göreve çıkar. Buradan maksat ABD’in NATO tatbikatında üstün performans gösterdiği bu gemilerin Türkiye’nin elinde olmasından rahatsızlık duyması ve hibe ettiği bu gemilerden en azından birisini saf dışı bırakmak istemesidir.
Bunun için Ege’nin kuzeyi, iki denizaltımız ve denizaltılarımıza suikast düzenleyen kuzeyde buzların arasında seyahat ettiği için gövdesi 38 mm. kalınlığında sacdan yapılan (Dumlupınar’ın sac kalınlığı 8 mm.) İsveç şilebi seçiliyor. Göstermelik tatbikat iki gün sürüyor ve 3 Nisan 1953 Cumartesi günü saat 17.30’da bitiyor. Ve her iki denizaltımızda o gece Gölcük’teki üslerine dönmek için hareket ediyorlar.
Bu arada enteresan bir şekilde Birinci İnönü Denizaltısı motorlarında küçük bir arıza olduğunu söyleyerek 10 dakikalığına geride kalmıştır. Böylece 86 mürettebatlı Dumlupınar 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece Çanakkale Boğazına tek başına girmek zorunda kalır ve başına geleceklerden habersiz yoluna devam eder.
Kumkale ile Seddülbahir arasından Boğaza girdikten sonra Marmara’ya doğru normal seyrinde devam eden Dumlupınar, Çanakkale Merkez’in bulunduğu koya girince aynı zamanda ters akıntıya da girmiş olur. Çünkü koyun başlangıcından Nara Burnu’na kadar, kuzey yönlü ters akıntı oluşur ve hakim akıntının yönü burada değişir. Kuzeyden güneyede aynı akıntı biraz daha şiddetlidir. Gelibolu’dan, Nara Burnuna kadar akıntının hızı 1 knot seviyesinden 2 knot seviyesine çıktığı gibi, boğazın en keskin dönüşüne sahip Nara Burnunda bu hız 3 knot’a çıkmaktadır.
İşte akıntıların tam burun buruna geldiği çok keskin Nara Burnunda iki gemide burun buruna gelmiştir. Amerikalıların tatbikat bitti üslerinize dönebilirsiniz dediği anda, Yunanistan’ın Pire Limanına teslim etmek üzere Karaköy-Salı pazarından 600 ton kağıdı yükleyen Norveç Şilebi de Karaköy’den hareket etmiş Marmara’dan Çanakkale Boğazına girerek Gelibolu’dan Nara Burnuna doğru seyir halindedir. Üstelik karşı koya girerek, karşı kıyıyı takip etmesi gerekirken, güyâ zamandan kazanma adına talvek hattını ihlâliyle virajı içten dönmüş, böylece Dumlupınar’ın yoluna çıkarak çarp(ış)mayı kaçınılmaz kılmıştır.
Kendi öz karasularında denizin üzerinde seyreden Dumlupınar’ın köprü üstünde içlerinde Dumlupınar’ın komutanı Kd. Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu İle birlikte gözcüler dâhil 8 kişi vardır. Gecenin zifiri karanlığına bir de denizin üstüne çöken sis dâhil olmuştur. O yüzden Köprü üstündekiler, karanlığın içinde bir anda beliren ve üzerlerine gelen kocaman gemiyi çok geç fark etmişlerdir.
Ancak; Kaptan yüzbaşı Sabri Bey’in bu ürkütücü görüntünün hızla üzerlerine gelmesine aldırmadan ardı ardına verdiği emirlerle Dumlupınar’a yön değiştirme çabası, çarpışmayı önlemeye yetmeyecektir.
Naboland’ın motorlarından çıkan gürültülü ses çok yakınlarında duyulduğunda iş işten geçmiştir. Daha sonra Naboland’ın kaptanı Oscard Lorenzon’ın ifadesine göre “Motor” zannettiği 9 mil hızla seyreden denizaltının üzerine; buzlara karşı güçlendirilmiş 38 mm. saçla kaplı 3.390 grostonluk şilebiyle 21 mil hızla giderek baştorpido dairesinin sancak kısmından çarpmış, Dumlupınar’ı âdeta ezip geçmiştir.(Çarpma anında çıkan gürültünün Eceabat’tan duyulduğu söylenir.)
Çarpmanın şiddetiyle güverteden denize savrulan 8 kişiden gözcü Erlerin ikisi (Veysel Saygılı, Enver Uçar) Naboland’ın pervanesinin çarpmasıyla şehit olurken bir tanesi de (Astsubay Şaban Mutlu) boğazın soğuk sularında şehâdet şerbetini içer. Çünkü denize düşerken başını çarpmıştır. Diğer 5 denizcimiz; Kd. Yzb. Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Kemal Ünver, Üsteğmen Hasan Yumuk, Kd. Astsubay Başçavuş Hüseyin Akış ve Astsubay Hüseyin İnkaya ise şilepten atılan can simitlerine tutunarak hayatta kalmayı başarırlar.
Denizaltımızda ise durum daha vahimdir. Dumlupınar’ın gecenin karanlığını yırtan “Alarm zilleri” birkaç dakika sonra susar. Çünkü gemimiz batmıştır. İçeride bulunan 78 denizcimizin çoğu, ilk çarpışma anında şehit olmuş, iki denizcimiz Astsubay Çavuşlar Cemal Kaya İle Selâmi Özben’in 20 eri süratle kıç torpido’ya alarak kapakları kapatmasıyla 22 denizcimiz şimdilik kurtulmuştur.
Ön kısmından yara alan Naboland’ın telsizleri bütün dünyaya yardım çağrısı yaparken, denizaltımızda yavaş yavaş suyun dibine inerek 87 metre derinlikte 15 derece yatık bir şekilde oturup kalmıştı. Deniz Kuvvetlerimiz bütün imkanlarını seferber etmiş, ilk olarak “Kurtaran” gemisini olay yerine göndermiş, ardından Gölcük donanma komutanı ve 20 yıl sonra Cumhurbaşkanı olacak 50 yaşındaki Tümamiral Fahri Korutürk olay yerine hareket etmiştir.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte su yüzeyinde içinde yukarıyla irtibatta kullanılmak üzere telefon bulunan ve gemiye telle bağlı olan Dumlupınar’ın “Battık” şamandırası ile birlikte bir şehit bulunur. Bu şehit, her fırsatta ola ki bir kaza yaşanırsa kapağı açıp yüzerek kurtulabileceğini söyleyen Astsubay Ulvi Erhazar’dan başkası değildir. Yeni doğan çocuğuna yeniden kavuşabilmek için 87 metrelik derinlikten yukarı sağ çıkması mümkün olmasa da bu yolu denemiş, ancak şehit olmuştur.
Kurtarmaya gelenler üzerinde metal bir levhada “Deniz Kuvvetlerine bağlı Dumlupınar denizaltısı burada battı. Kapağı açın ve irtibat kurun” yazısı bulunan acil durum şamandırasındaki telefona sarılırlar. Telefonu Çanakkale Boğaz Komutanı Zeki Albay kaldırır. Aşağıdan cevap ise Astsubay Selami Özben’den gelir. Kaç kişiydiler, denizaltının neresinde oldukları, ışıkların durumu vs.. bir çırpıda konuşulur.
Bu arada yapılan hesaplamada denizaltıdakilere 72 saat yeterli havanın olduğu tesbit edilir. O andan itibaren 22 denizcinin hayatı için zamanla yarış başlar. Yapılacak işlem çok basit, bulunulan şartlara göre de çok zordu. Denizaltıya sadece kurtarma çanı takılacak, aşağıdakiler bu çanla yukarı alınacaktır. Ancak derinlik 87 metre olunca işin çok zor olduğu anlaşılmaktadır.
Önce görevlendirilen Üsteğmen Suat Tezcan talimatlarını vermek için şamandıraya yönelip telefonu eline alır.
-Alo Selami.
-Evet Dumlu dinlemede.
-Selami nasılsınız?
-Efendim hava biraz fenalaştı.
-Moralinizi bozmayın. Hepinizi alacağız. O hava size daha iki gün yeter…
Üsteğmen Suat; içerideki oksijenin idâreli kullanılması için yere uzanmalarını, gereksiz yere konuşmamalarını, sigara içmemelerini, şarkı veya türkü söylememelerini ve ilerleyen saatlerde lâzım olacak ihtiyaç lambalarını kullanmamalarını tembihledikten sonra telefonu kapattı. Ardından “Kurtaran” adlı yardım gemisi çalışmalara başladı.
Bunun için dalgıçlar şamandıra kablosunu takip ederek denizaltıya ulaşacak, dönemin en gelişmiş denizaltı kurtarma yöntemi olan tahlisiye çanını Dumlupınar’ın kaportasına bağlayacaklar ve çan yardımıyla denizcilerimiz kurtarılacaktır. Tam bu sırada beklenmedik bir şey olur. Kurtarma gemisi manevra sırasında şamandıranın telini koparır. Gemiyle irtibat kesilmiştir.
Buna rağmen fırtınalı havada kurtarma operasyonu başlar. 87 metre derinliğe önce kılavuz halatının indirebilmesi gerekmektedir. Bunun için donanmanın en seçkin dalgıçları adeta birbirleriyle yarışır ancak bölgedeki birbirine ters iki akıntı ve kötü hava şartları bunu engellemektedir. Buna rağmen Adil Çorbacı, Recep Çonçon, Nurettin Ersoy gibi profesyonel dalgıçlar bu 72 saatlik sürede 11 kez dalış gerçekleştirirler.
Her bir dalış büyük bir azimle yapılmasına rağmen, 87 metre derinlikte olan Dumlupınar’a inebilen olmamıştır. Sadece Astsubay Üstçavuş Nurettin Ersoy, ölümü de göze alarak yaptığı dalışla Dumlupınar’a en çok yaklaşan dalgıç olmuştu. Fakat oda 80’inci metrede bayılıp irtibatın kesilmesiyle yukarı çekildi. Nurettin Ersoy, 15 saat boyunca basınç odasında tutularak hayata döndürülebildi..
Artık sona gelinmişti. Denizcilerimizin kullanabileceği hava için belirlenen tahmini süre dolmuş hatta geçmişti. Takvimler 7 Nisan 1953 Salı’yı gösterdiğinde saat 15.00’de Başaran adlı gemide denizciler için bir tören düzenlenerek kurtarma çalışmalarına son verildi.
Yapılan törende şehitler için denize çelenk bırakıldı. Vedâ konuşmasını yapmak ise Tümamiral Fahri Korutürk’e düşmüştü. Korutürk, törende şehitlerimize şu sözlerle veda etti; “Komutan sıfatıyla sizlere birçok emirler verdim. Birçok mesajlar yolladım. Bu size son mesajımdır. Aziz isimlerinizi tüm denizciler kalplerimize gömdük.»
Bu kazâ görünümlü katliam ise bize 2 Ekim 1992 yılında yine Ege’de yapılan “Kararlılık Gösterisi 92” tatbikatında Muavenet Muhribimizin ABD tarafından haince vurulduğunu hatırlatmaktadır. Bu tatbikatın komutanı Amerikalı olduğu gibi, senaryo gereği Saroz Körfezine çıkarma yapacak olan kırmızı kuvvetlerin komutanı da Amerikalıdır.
Vurulan gemimiz Muavenet’in yer aldığı savunmadaki mavi kuvvetlere ise Hollandalı komutan komuta etmektedir. Bu tatbikatta hiç bir füze ateşlenmeyecek, dolayısıyla canlı (aktif) hâle getirilmeyecekti. Fiili atışın kesinlikle olmayacağı tatbikatta herkesi şaşkına çeviren bir şey oldu. 5 ayrı aşamadan geçerek 5 ayrı subay tarafından 6 ayrı emir verilerek Muavenet’e uçak gemisi USS Saratoga’dan iki füze fırlatıldı. Hem de tatbikata ara verilen gece yarısında. İlkinde kaptan köşkü içindekilerle birlikte imha edildi. İkincisinde muharebe odası vuruldu ve yanmaya başladı.
Gemi komutanımız Levent Kudret Güngör dâhil 5 şehidimiz ve 22 yaralımız vardı. Gemi yüzse de kullanılamaz hâle gelmişti. Kılıç Ali Paşa gemimiz Muavenet’i yedeğine alarak Gölcük Üssüne çekerken, ABD dışişleri bakan yardımcısı Washington’da Büyükelçimiz Nusret Kandemir’e alaylı bir ifâdeyle; “Özür dileriz geminizi vurduk” diyordu.
Olayın arka planında, ABD’nin bize satmaya kalktığı orta sınıf savaş gemileri vardır. Türkiye bu gemileri bize uygun bulmamış, bir üst sınıf gemilere talip olmuştu. ABD ise modern gemileri vermeye yanaşmıyordu. Bunun üzerine Türkiye Almanya’ya yöneldi. Bize uygun olan Alman gemilerinin alımında sona yaklaşılmıştı. Tam bu sırada Muavenet Gemimiz vuruldu. Bu bir ikazdı. Ve bu ikazdan sonra ABD’nin hiçbir işe yaramayan ve kısa süre sonra işlevlerini kaybettiği için envanterimizden çıkarmak zorunda kaldığımız 8 adet gemi bize teslim edildi, almak zorunda kalmıştık.
Başkan Bush, Başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Özal’ı arayarak, sözde özür dilemişse de; Muavenet’te vurulan şehit ve gâzi yakınları sorumlular hakkında dâvâ açmışlar, ancak ABD mahkemeleri bunun siyasi bir karar olduğu gerekçesiyle bir müddet sonra dosyayı kapatmışlardı…
Her iki olay bize şunu göstermektedir. Yerli işbirlikçilerin karşı çıkmasına aldırmadan savunma sanayimizi en üst düzeye çıkarmalı, kendi denizaltı ve muhriplerimizi kendimiz en iyisini inşâ etmeliyiz.
Dumlupınar denizaltısında şehit olan 81 denizcimize gelince, her yıl katliamın yaşandığı yerde yapılan törenlerle anılmaktalar. Ayrıca 4 Nisan tarihi “Türk Deniz Şehitleri Günü” olarak da kutlanmaktadır. Bütün deniz şehitlerimizi biz de rahmetle yâd ediyoruz. Ancak Dumlupınar’ın son şahidi ve 2018’de 96 yaşında hayata veda eden Kd. Astsubay Başçavuş Hüseyin Akış gibi biz de Dumlupınar için pek çok kez denenen film çalışmalarının neticeye kavuşmasını sabırsızlıkla beklemekteyiz…
Halit Kanak / Yeni Akit Gazetesi
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol