Güçler, büyük dönüşümler, tarihi malzemeler ve düşünceler

  • GİRİŞ24.03.2025 09:11
  • GÜNCELLEME25.03.2025 08:44

Gazali’nin ilginç bir tespiti var: “Tarih okumak aklı ziyadeleştirir, yani artırır” diyor. Gerek bazı dönemlerin insan ömründen uzun sürmesi gerek insan zekasının içinde yaşadığı dünyanın sınırları dışına çıkamaması gibi nedenlerle yaşanılan çağın doğrusal ilerleyen zaman şeridinde son ve değişmeyecek çağ olarak algılanması bir idrak ve akıl yanılsamasını tahrik etmektedir. Bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışırsak en temel sorunlar rasyonel ölçme ve kıyaslama alanında ortaya çıkmaktadır. Mesela sadece zamanın ölçülerine göre tek yönlü değerlendirilen ülkelerin gücü, gelişmişlik düzeyi, savaş basıncına dayanabilme kapasitesi, diğer ülkelere göre pozisyonu gibi konuların bir kısmı göz ardı edilmektedir. Tarihi birikim ve zenginlik bizatihi teknik araçlar sağlamasa da idrak ve analiz setlerini kullanma fikrini, temayülünü ve iradesini uyandırmaktadır.

Özellikle rasyonalitenin ortadan kalktığı dönemlerde zaten zaman şeridinde büyük uçurumlar oluşmaktadır. Yani bu dönemlerin yapılarında (devlet, örgüt, toplum, vb) sadece bugün vardır yaratıcı gücün rahmi olarak. Bir de söz konusu yazıların ideolojilerine göre zamanın derinliklerinde herhangi bir dönemin kesiti veya kahramanları vardır. Mesela Nazilerin mistik ilham aldığı kahramanlar profangermanik tanrılar ya da kahramanlardır. Himmler her yıl mağarada inzivaya katılır, eski germanik tanrılarla halvet olurdu, kendini yenilerdi. Bu yüzdendir ki, Nazi Partisinin yükseldiği yıllarda (sanırım 1936) Hitler için savaş raporu hazırlayan korgeneral Thomas George’un raporu hiç dikkate alınmamıştı. Çünkü Thomas George raporunda “Eğer Almanya savaşa girerse (Yapma kararı alırsa) en fazla altı (6) aylık lojistik kaynağımız (Özellikle petrol) var” demekteydi. Bu teknik ve rasyonel tespitler dönemin arkaik Germen tanrıları ile yatıp kalkan Nazi şefleri için değersizdi, rahatsız ediciydi. Zamanın rasyonel şeridini kapsıyordu. Halbuki yönetim eliti bütünüyle ebedi bir zamana hükmediyorlar, yakın geçmiş yakın gelecek içinde var olan verilerden kendilerini azade sayıyorlardı.

Halbuki tarih yapılırken gerçek güç unsurları, ülkelerin ekonomik performansları, askeri tahrip kapasiteleri dikkate alınır. Hamaset sonrasında inşa edilir. Keza savaşlar sonrası anlaşma/ uzlaşma süreçleri sembolleştirilmiş suçlular, eylemler ve yeni dünya söylemleri araçsallaştırılarak yürütülür. Mesela gerçek savaş modelini bilenler açısından 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya savunma sanayii Almanya’nın imzaladığı uluslararası anlaşmalara aykırı biçimde geliştirilirken ve takiben “Lebensraum” (“Alman sanayii için” Hayat alanı) hedeflenerek işgallere girişilirken Alman kapitalistlerinin büyük desteği vardır. Hatta H. Ford savaşın ortasına kadar Alman kapitalistleri ile işbirliği halindedir. Kaldı ki 1929 Buhranı sonrasında 1933’te iktidara gelen Hitler için savunma sanayii hamlesi Almanya’yı ayağa kaldıracak bir hamledir. Kapitalizmin üretim çarkları savaş platformları ve silahları için dönmeye başladığında hem işsiz toplum için istihdam sağlanmış hem de askeri güç bir anda Avrupa’daki rakiplerinin çok üzerine çıkmıştır. Zaten Hitler savaşı insani ilerlemenin bir aracı kabul ediyordu. Ancak, bu istihdamın refah getiren bir istihdam olmadığı açıktır. İşçilerin aldığı pay artmıştır ama çalışma saatleri de anormal artmıştır. Ayrıca, savaş sanayiine odaklanma diğer alanlarda bazı yoksunluklar doğurmuştur. Bu savaş makinesinin finansmanını diğer ülkeleri fethedip ganimetlerle sağlamayı amaçlayan Nazi gücü bunda yanılmıştır. İlk yıllardaki fetihlerde yağmalanan servetler beklentinin çok altında kalmıştır. Anlaşılıyor ki, savaş için öncelikle kendi finansman gücüne güvenmelisiniz. Savaş üretimi için Ordu büyük bir merkezi yer kazanmış, özellikle büyük karteller desteklenmiştir. Bu da Almanya’da muazzam bir savunma sanayii kompleksi oluşturmuştur. Ancak, bu muazzam altyapı savaş sonrası suçluların belirlenmesi, toplumların rehabilite edilmesinde, vs çok söz konusu edilmemiş, Hitler ve Nazi elitleri seçilmiş düşman, karşı taraftan da müttefiklerin siyasetçi ve askeri liderleri kahraman ilan edilmişlerdir. Her zaman ifade ettiğimiz gibi 2. Dünya Savaşı bir makineler savaşıdır. Kaybettiğiniz makinenin yerine yenilerini koyabiliyorsanız, savaş platformlarınızı uzun süreli ve çok cepheli savaşlarda işletebiliyorsanız, müttefik ağınız güçlü ve finansman altyapınız özkaynak ve borçlanma kabiliyeti bakımından üstün ise savaşı kazanabilirsiniz. Tersine bir durum olduğunda da kaybedersiniz. Bizde ne yazık ki savaşın finansmanı ve teknolojik veçhesi az işlenmiş, düşüncelerde az yer edinmiştir. Daha önceki yazılarımızda buna dair çok fazla örnek vardır.


Diğer yandan, 2. Dünya Savaşında savunma sanayii üretim gücü ve kapasitesi üzerinde çok durulmuştur. 1900'lerin hemen başında üretim bandına geçen H. Ford ve diğer Amerikan kapitalistleri milyonlarca savaş aracı ve silahını üretmişlerdir. Almanya’nın mühendislik/ ustalık kalitesine dayalı geleneksel üretim sisteminin üretim bandı ile mücadele etmesi mümkün değildir. Nitekim savaş makinesi ve teknolojik üstünlük özellikle savaşın sonuna doğru karşı konulamaz hale gelmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeninde hiç kuşkusuz yukarıdaki pariteler/ göstergeler artık savaş yapmadan anlaşılabilecek nitelik kazanmıştır.

Nitekim 1949 yılında SSCB’nin atom bombasını yapması ile yeni dünya düzeninin kutupları oluşmaya başlamıştır. Savaşın lojistik desteğe ihtiyaç duyan müttefiki atom bombası yapmayı başararak seviye atlamıştır. SSCB’nin bu gücünü ABD teyit etmiştir. Zira bombanın gücünü Japonya üzerinde test etmiştir. Aynı şekilde Sputnik uydusunun ve daha sonra da Gagarin’in ABD’den önce uzaya gönderilmesi ABD üzerinde adeta bir sendrom yaratmıştır (Sputnik Sendromu). Ancak somut pariteler/ göstergelere dayalı olarak strateji üretmeye başladığınızda her alanı özellikle temel yaşam alanlarını kapsamanız gerekmektedir. Bunu en iyi anlatan dönemin politik bir rejim karşıtı Sovyet fıkrasıdır. Yuri Gagarin uzaya çıkıp yeryüzüne indiğinde evine gider, ancak evde eşi yoktur. Çünkü Yuri Gagarin uzay mekiğine bindiğinde eşi de “et kuyruğuna” girmiş ve henüz kendisine sıra gelmemiştir!

Bir Tarihi Perspektif Malzemesi Olarak SSCB- ABD Askeri Anlaşması:INF

Dijital Uygarlık çağındaki süratli değişimlerden dolayı birçoğumuz 1987 tarihli ABD ve SSCB arasında imzalanan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşmasını hayal meyal hatırlarız. Halbuki bu yeni bir küresel düzenin temel göstergelerinden biridir. 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dehşet dengesi ve Soğuk Savaşın sonlanması açısından önemli bir aşamadır. Bu dönemi bugün de yararlanılacak bir malzeme haline getiren Rahmetli Reşit Aşçıoğlu (Tarih Yapılırken Ben Uyuyamam, Başaran Matbaası, 1988) iki süper gücün sahip oldukları ve olamadıkları ile nasıl bir savaşsız denge oluşturduklarını anlatmaktadır. Bugün de yararlanılması gereken kıymetli bir çalışmadır. Dijital çağ öncesi yabancı birikimden istifade açısından zirveye ulaşmış kitaplardan biridir.

SSCB’nin dağılmasına ilişkin bir çok rasyonel olmayan çalışma yapılmıştır. Bir tarafı zirveye çıkartan bir tarafı da dibe çeken çalışmalara en iyi örneklerden biri de Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabıdır. Burada Fukuyama her ne kadar Sovyet silah gücü ve enerji kaynaklarının çok olduğunu belirtse de ABD’nin içinde bulunduğu zorlukları es geçmiştir. Berlin Duvarının yıkılışı ve sonrasından SSCB’nşn tasfiyesini adata Batıya özgü bir hamasi üslupla anlatmıştır. Ancak R. Aşçıoğlu bu konuda son derece itidal sahibidir. Çalışmasını sadece bir konuya hasretmemiş, dönemin güçlerini ve gelişmelerini objektif değerlendirmiştir.

Soğuk Savaşın son yıllarına gelindiğinde dünyadaki genel kompozisyon şöyledir: ABD silah gücü ve ekonomik açısından dünyanın bir numarasıdır. Rusya ekonomik açıdan son derece kötü durumdadır (Henüz dünyanın önemli bir kısmı bunu bilmiyor olsa da) ancak askeri füze ve nükleer gücü itibarıyla ABD’yi vurabilecek kapasiteye sahiptir. ABD sahip olduğu askeri güce rağmen askeri harcamalar bakımından zordadır. Zira dünyanın dört bir yanındaki askeri üsleri, savunma sanayii harcamaları, Vietnam Savaşının etkileri, vb Amerikan maliyesini zorlamaktadır.

Ancak sosyal yaşam imkanları bakımından SSCB ile kıyas kabul etmez derecede iyidir. Sivil teknoloji, patent kapasitesi vb yönlerden SSCB’den üstündür. Ancak, başka ittifak içi rakipleri vardır. Japonya ve Almanya. Japonya patent dosyası bakımından Amerika’yı tehdit etmektedir. Keza otomotiv sektörü ve elektronik cihazların Amerika’yı işgal ettiği bir gerçektir. Buna bir de dönemin ifadesiyle “Japon Yen Kuvvetlerini” ilave edelim. Japonya finansman gücü itibarıyla ABD’yi birçok yönde zorlamaktadır. Bugünün Çin örneğine ne kadar benziyor değil mi? Diğer taraftan güçlenen Almanya da Avrupa ve periferisinde ABD’ye rakip olarak ortaya çıkmıştır.

Bu şartlarda, SSCB’nin de ABD’nin de bir yeni düzen kurmaya ihtiyaçları vardır. Nitekim Gorbaçov ABD ile INF antlaşmasını imzalamaya razı olmuştur. Bu antlaşma ve takip eden olaylardan dolayı Gorbaçov’u eleştirenler vardır. Ancak, O elindeki askeri malzemeyi kullanarak dünyanın süper gücü ile aynı masaya oturup pazarlık yapabilmiştir. Elbette Gorbaçov sadece askeri bir antlaşma imzalamakla yetinmeyecektir. SSCB’Yi dönüştürecek bir dizi reformun da temellerini atacaktır. Zira SSCB sisteminde verimsizlik, işlevsizlik, yetersizlik pekçok alanda söz konusudur.

Bu antlaşma öncesi ve sonrasında Sovyet ve ABD liderlerini yönlendiren en önemli adamlar artık diplomatlar değildir. Bilim adamlarıdır. Zira bilim adamları hem kendilerinin hem de rakiplerinin teknolojik kapasitesini, savunma sanayii atılımlarını, sivil patent birikimlerini, vs çok iyi biliyorlardı. Eğer rakipleri karşı konulamaz bir teknolojik güce erişmiş ise o güçle uzlaşmayı öneriyorlardı. Aynı kıyaslamayı sivil teknoloji alanında da yapabiliriz. Bu yaklaşımın kazandırdığı o kadar önemli bir şeydir ki, yeni dünya düzeni kurulmuş ancak bunun öncesinde bir savaş yapılmamıştır. 1987 yılında başlayan bu süreç artık dünyada yeni bir düzen kurulmasına kadar gidecektir.

Yeni Meydan Okuyan Güçler

SSCB’nin kontrollü tasfiyesi sonrası oluşan yeni dünya düzeninde ABD askeri açıdan daha saldırgan bir politika izlemiş, küresel kurumlar eliyle yeni düzenlemelere girişmiştir. Ancak, bütün avantajlarına rağmen ABD’nin hamleleleri her zaman olumlu sonuç vermemiştir. Irak ve Afganistan harekatları ve işgalleriyle rakipleri üzerinde baskısını artırmış ancak bu savaşların mali yükünden dolayı sarsılmıştır. Daha da kötüsü teknoloji kontrolünü tam gerçekleştirememiş, bir de bazı üretim sektörlerini Çin’e kaptırmıştır. Evet ABD Soğuk Savaş döneminden beri devam eden ekonomik gerilemesini sürdürürken 2000’li yılların hemen başında Çin gücü çıkıvermiştir. Bu gücün geçmişin SSCB, Japonya ve Almanya’dan önemli farkları bulunmaktadır. Çin diğer hepsinden farklı olarak ABD’yi kopyalamaktadır. Önceki diğer güçlerin her biri kendilerine özgü bir sistem geliştirmeye odaklanmıştır. Çin ise ABD’de ne varsa bir benzerini, yakın bir modelini vs Çin gücü olarak üretmektedir. Bunu da sadece ABD ile sınırlı tutmamıştır. Şöyle ki sadece kendisinin değil dünyanın dört bir yanından küresel şirketleri ülkesinde çalışabilir durumda kabul etmiştir. Elbette bütün dünyanın tam bir kopyasını oluşturmuş değildir, elindeki modelin hala ciddi eksiklikleri vardır.

Ancak, özgün değeri ve işlevi olan her şeyi kopyalamaktadır. Bu tarz bir üretim sisteminin başarısı ne olabilir diye soranlar olabilir. Bunda haklılık payları da vardır. Ancak, Çin kopyalarken geliştirmeyi de öğrenmiştir. Mesela uzun bir dönem Avrupa’dan ithalat Çin’in ithalatı içinde ciddi yer tutmuştur. Hatta bir dönem Çin’in yegane büyük miktarda ithalat yaptığı küresel partner Avrupa olmuştur. Ancak, Çin bugün Avrupa’dan satın aldığı ürünleri, sistemleri geliştirmiş durumdadır. Küçük bir parantez açarsak, yakın gelecekte Avrupa ile Çin arasında bir ittifak ilişkisi doğabilir. Bunu uzak görmemek gerekir, zira Trump ABD’sinin dayatmalarına maruz kalmak, Rusya karşısında savunmasız bırakılmak Avrupa’yı böylesi bir yola itebilir. Elbette ki Çin’in kopyalayamadığı yeniden üretim sürecine sokamadığı bir çok yeni teknolojik ürün vardır. Halen ABD’nin tekelinde tuttuğu yüksek teknoloji ürünleri bu kapsamdadır. Doğal kaynak tedarikini çeşitlendirmeye, özellikle gıda gibi nüfusu için elzem maddeleri stoklamaya devam etmektedir.

Eskinin SSCB’si kadar olmasa da elinde anti balistik füze teknolojisi, nükleer gücü ve uzay teknolojisinin olması Çin’i saldırgan olmasa bile savunma olarak güçlü kılmaktadır.

İkinci meydan okuyan güç ise Trump tarafından yaratılan Avrupa’dır. Yukarıda ifade ettiğim gibi bu Avrupa’yı Çin’e yaklaştırabilir. Daha da önemlisi Almanya bu yeni durum çerçevesinde 2. Dünya Savaşından bu yana ilk defa resmen ve fiilen büyük kapsamlı bir silahlanma programı uygulamaya başlamıştır. Ayrılan savunma bütçesi Çin ile yarışmaktadır. Sahip olduğu sivil üretim merkezlerini savunma sanayii üretim merkezlerine dönüştürmektedir. İngiltere ve Fransa ile ortak üretim anlaşmaları yapmaya başlamıştır. Bu durum ikinci dünya savaşı öncesi hızlı silahlanma programı ile istihdam yaratan ve askeri kapasitesini güçlendiren, büyük şirketleri ile bütünleşen Almanya’yı çağrıştırmaktadır. O günkü ile kıyas kabul etmese de bugün Alman ekonomisi için işsizlik ve resesyon riskinin mevcut olduğu söylenmektedir.

Bu yapısal dönüşümlerinin yanında bölgesine de yayılmaya başlamıştır. Mesela Doğu Avrupa ülkelerine asker de konuşlandırması önemli bir göstergedir. Avrupa’nın bir diğer silahlı gücü Fransa ise atom ve uzay sanayii yanında bazı kritik savaş ürünlerini yapabilmektedir. Son Ukrayna savaşı nedeniyle üretim bandlarını artırma yoluna gitmiştir.

Almanya’nın başlattığı savunma sanayii girişimlerini Uzakdoğu’da Japonya da başlatmış durumdadır. Ayrıca Japonya bazı teknolojilerin müttefik devletlere transferinden de yararlanmaktadır. Japonya'nın sivil üretim altyapısının çok gelişmiş ve sağlam olması nedeniyle kısa sürede fark edilir bir sıçrama yapacağını göstermektedir.

Bir diğer meydan okuyan güç ise Hindistan’dır. Nükleer kulübün hoşgörüyle karşıladığı dışarıdan üyesi Hindistan silahlanma projelerinde yerli ve dış kaynaktan ciddi beslenme yapabilmektedir. Ancak, sivil sektörlerde üretimde zorlanmaktadır. En son Apple gibi yüksek teknoloji firmaları için devlet tarafından teşvik verilerek üretimin yapılması amaçlanmış olsa da çeşitli nedenlerle bu proje başarıya ulaşamamıştır.

Bu yazıyı daha da uzatmak mümkün, ancak buradan çıkacak sonucun daha önemli olduğu açıktır. O da şudur: Rakibinizi daha hızlı vuracak uçağınız ya da saha kısa zamanda savunma yapacak füzeniz varsa rakibinizden kesinlikle üstünsünüz demektir. Bugünün teknolojik algılama kapasitesine sahip olan güçler de bu üstünlüğü kabul etmektedirler. Bu açıdan baktığımızda günümüz dünyasında hamasi nutukların veya kuru övünmelerin hiç dikkate alınmadığını söyleyebiliriz. Nitekim bugünün Trump gibi akıl sınırlarını aşan bir politikacısı bile rasyonel somut güç bileşenlerini dikkate alarak siyaset yürütmektedir.

Dış Siyaset, Büyük Dönüşümler ve Tarihi Perspektif

Bilim, teknoloji, askeri ve ekonomik kapasite vb güç unsurlarının küresel platformda etkin yönetimi dış siyaset aklı ve perspektifi ile ilgilidir. Burada da en önemli malzemelerden birisi tarihi malzemedir. Kurmay sınıfın harp etüdü gibi dünyanın belli başlı güçlerin sahip oldukları kapasite ve ilişkileri ile ülkemizin pozisyonunu tam etüd etmekte fayda vardır. Özellikle bilim ve teknolojik yeniliklere dayalı üretimde iç kamuoyunu ikna etmek amaçlanmamalıdır. İç kamuoyu kolay manipüle edilebilir bir yapıdadır. Rakibi caydıracak nitelikte üretim önemlidir, asıldır. Bu çok sözden daha önemlidir.

Dış siyaset derken diplomatik prosedürleri kastetmiyorum elbette. Diş siyaset savaş

ya da barış ile bunların araçlarıyla diğer güçlerle lehimize sağlam ilişkiler kurma becerisi, tasavvuru ve sanatıdır. Dış siyasetin de maddi çıktıları ve sonuçları vardır: ekonomik kazanımlar, siyasi kazanımlar, askeri kazanımlar vb. Eğer bu çıktılar elde edilememiş ise zaferden söz etmek yersizdir. Hamaset fuzulidir. Bu kapsamda şunu da ifade etmeliyim ki, zaferin ya da genel olarak dış siyasetin maddi çıktıları bağlamında kazanç dışarıdan içe doğru olmalıdır. Eğer dış siyasetin çıktıları, kazanımları, vb sadece iç kazanımlar, iç çıktılar şeklinde olursa bunun yanlışlığı açıktır. Tarih dış politika üzerinden iç dizayn yapan ve ülkesine zarar veren çok örnekle doludur.

Tam bu noktada devletimizi hedefleyen karşı politik saldırılardan korumamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bu tür dış saldırılara maruz kaldığımızda avcı iken av olmak, kendimizi özne zannedip nesne olmak riski de vardır. Nitekim, ne zaman ülkemizin çevresinde ya da nüfuz alanında büyük güçler bir düzenleme yapacaklarının öncesinde Türkiye de buna hazır hale getirilmektedir: İç karışıklık, ekonomik kriz, vb. Biz bu sorunlarla uğraşırken de üst akıl arzu ettiği mimariyi kurabilmektedir. Günümüzde Suriye’deki olaylar ve şekillenmeler, Irak ile ilişkiler, Balkanlar ve Kafkasya perspektifimizin iç politikamızdaki olaylarla bağlantıları bu açılardan da yeniden değerlendirilebilir.

Niçin bu kadar dikkatli ve niçin hamasetten uzak yazıyoruz? Zira, içinde bulunduğumuz dönemde savaş, barış, ticaret, yaptırımlar, vekil güçler gibi çok sayıda bileşeni olan bir hibrit savaşla yeni bir düzen kurulmaktadır. Aşçıoğlu’nun tabiriyle “Tarih yazılmaktadır”. Böyle bir dönemde uyumak, histerik yaklaşımlarla içe dönmek, cereyan eden olayların sebeplerini ve sonuçlarını idrak edememek bize zarar verecektir de ondan! Allah milletimizi, devletimizi korusun.

Mehmet Ali BAL- Haber7

Yorumlar14

  • Semih Acar 2 gün önce Şikayet Et
    Yazı analiz söz hepsi ok fazlasiya var ama eylem fiil realite neden yok gazze de mazlumar ölüyor ve engel olan bir devletimiz yok bence soru şu bu devlet kimin devleti benim cevabım Türkün ve Müslümanın tam olarak değil. Emperyalismin zalimin muttefikligini isteyerek ya da zorla kabul etmiş bir uydu devlet görünümümüz ya da gercekliğimiz var bence
    Cevapla
  • Şefik 4 gün önce Şikayet Et
    Sayın yazar, gene hamasetten uzak duralım diyerek aslında umutsuzluk sacmis. Eğer Osmanlı bu anlayışta olsaydı 400 çadırla başlayıp İmparatorluk kuramazdi. Bir tarafta Bizans diğer tarafta ezici güç Moğollar var deyip baştan teslim bayrağını çekerdi
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • Ali Haydar 4 gün önce Şikayet Et
    Teşekkürler. Emeğinize sağlık. İst. C. Başsavcısı, ikinci Zelenski vakasını cesur duruşuyla önledi diyebilirmiyiz.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Mustafa 4 gün önce Şikayet Et
    Vay be, adam yazıyor ama bunu anlayabilecek kapasitede kitle pek yok maalesef Türkiye'de.
    Cevapla
  • İbrahim Yıldırım 4 gün önce Şikayet Et
    Çok detaylı ve aydınlatıcı bir yazı olmuş. Elinize ve zhninize sağlık!
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat